29 Aralık 2018 Cumartesi

TÜM HASTALARA DEVA KİTABI-Celal ÇELİK-Tanıtım-1



   TÜM HASTALARA DEVA KİTABI-Celal ÇELİK-Tanıtım-1







Sizlere “Tüm Hastalara Deva Kitabı”nı tanıtmak istiyorum.

Kitap Celal ÇELİK tarafından hazırlanmıştır. Egemen yayınları kültür serisinin 15. Kitabı olarak Fahrettin YÜKSEL tarafından yayına hazırlanarak Şubat 2018 tarihinde basılmıştır.

Kitap 159 sayfadan ibaret olup,4 bölümden oluşmaktadır.
Celal ÇELİK,20  yaşında yakalandığı hastalığı olan Friedreich Ataksisi (FA) hastalığına  yakalanır, yaşamını yürüme  engelli biri olarak  sürdürür. Engelli olmayı Allah’ın hediyesi olarak görür.Yaşama arzusunu her zaman devam ettirir.

Hayattan hiçbir zaman kopmayan Celal ÇELİK önce,”İçimdeki Bitmeyen Özlem” adlı ilk eserini yazar. Ardından tanıtmaya çalıştığımız “Tüm Hastalara Deva Kitabını” hazırlar.

Kitap 4 bölümden oluşmaktadır:

1.Bölüm:

Bu bölümde yazar kendisinden kısa bir şekilde bahseder. Kitap hakkında genel bir bilgi sunar. Bu bölümde kitabı niçin yazdığını söyler.

Yazar genç yaşta yakalandığı Friedreich Ataksisi (FA) rahatsızlığı ile tekerlekli sandalyede hayatını sürdürür. Hidayete ererek namaza başladığını ve internette dini yazılar okuduğunu,sohbetler dinlediğini söyler.

 Bediüzzaman Said Nursi külliyatını okurken,”Hastalar Risalesi” dikkatini çeker,kendisi de Friedreich Ataksisi (FA) hastası olduğu için bu risaleyi okur.

İlk defa risaleyi okurken, anlayamadığı kelimeler yüzünden çok zorlanır. Ve hatta risaleyi yarıda bırakır. Ama yazar,bu risaleyi merak ettiği için onu okuyup anlamak ister. Sonunda risaleyi çözer, defalarca okur. Yazar risaleyi okudukça kendisini  tüm hastalar gibi risalede görür.

Kendisine verilen rahatsızlığının, aslında hastalıktan çok bir ödül olduğunu anlar.

Okuyarak çok etkilendiği bu risaleyi, kendisi gibi diğer yüzlerce hastalar için açıklamalı olarak ve anlaşılır bir biçimde kitabı yeniden inceleyerek tüm okurların hizmetine sunar. Kitabı hazırlarken kendisinin çok katkısının olmadığını ancak iyi bir aktarıcı olduğunu söyler.

Kitabı açıklarken kendisinden ve yaşadıklarından küçük örnekler vererek kitabın daha iyi anlaşılmasını sağlar.

2.Bölüm:

Yazar bu bölümde “Hastalar Risalesi” nin müellifi Bediüzzaman Said Nursinin hayatı hakkında bilgi verir.



Kısaca şu bilgilere yer verilir:Said Nursi,1878 tarihide doğdu.1982 yılında henüz on dört yaşında iken icazet aldı.Yüzü aşkın kitabı üç ayda mütalaa etti. Medreselerde din ilimleri yanında diğer ilimlerinde okunmasını savundu. Medrese ile üniversiteyi birleştirmek istedi.

Hayatı sıkıntılarla dolu geçti. İlim tahsilinden sonra çeşitli medreselerde talebelerine dersler verdi. Hürriyet ve meşrutiyet fikrinin yönetime yerleşmesi için çalıştı.

31 Mart vak’ası ile irtibatlandırılarak tutuklandı,ancak müdafaasını yaptıktan sonra beraat eti. 1.Dünya savaşına bazı öğrencileriyle birlikte katıldı.

Şeyh Said isyanı çıkınca bu isyanla irtibatlandırılarak,sürgüne gönderilir.Çeşitli sebeplerle bir çok öğrencisiyle sürgüne gönderilmiş.Hapishane ve mahkemelerle ömür geçirmiş. Sürgünler esnasında Risale-i Nur adını verdiği eserlerini yazdı.

Ağır hasta olduğu halde kendi isteği ile sürgün olduğu Emirdağ’dan Urfa’ya nakledildi ve 23 Mart 1960 tarihinde vefat etti. Urfa’daki mezarına halkın yoğun ilgisi dolayısıyla endişelenen dönemin yönetimi tarafından cesedi bilinmeyen bir yere nakledildi.

3.Bölüm:

Bu bölümde yazar Sevgili Celal ÇELİK,kendi hayatını  kısa ve ana hatlarıyla anlatmaktadır. Yazarın hayatı hakkında geniş bilgiyi, kendisinin yazdığı “İçimdeki Bitmeyen Özlem” adlı  romanından  öğrenebiliriz.

4.Bölüm:

Yazar, tüm hastalara deva olan Bediüzzaman Said Nursi’nin engelli ve hastalara büyük moral ve teselli veren “Hastalar Risalesi” isimli eserinde 25 devanın daha kolay anlaşılması için açıklamaya çalışmıştır.

Yazar, önce orijinal yazıyı almış,sonra kelimenin anlamını  parantez içinde vermiş.Daha sonra da devaları kendisinden örnekler vererek açıklamaya çalışmış. Önemli bulduğu cümleleri büyük harflerle yazdığını görmekteyiz.

Bediüzzaman,yazdığı risalenin önsözünde şöyle der:

Yirmi beş devadır; hastalara bir merhem,bir teselli,manevi bir reçete,hastayı ziyaret ve geçmiş olsun makamındadır.

Bediüzzaman,orijinal risaleyi 4-5 saatte yazdığını ifade eder. Risaleyi ilk yazdığı şekliyle oluşturmuş.Yeni bir incelemeden geçirmeden risaleye son şeklini vermiş.Bundan dolayı risaleyi okuyanların, özellikle hastaların hoşlanmayacağı ibareler ve ağır kelimelerden sıkılıp gücenmesinler,bana dua etsinler ,demektedir.

Bediüzzaman,risalenin ön sözünde şu iki ayete yer verir:

Yüce Allah şöyle buyurur:

“O kimseler ki, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Biz Allah’ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır’ derler.” (Bakara Sûresi,156.ayet)

“Beni yediren ve içiren Odur. Hastalandığımda bana şifa veren de Odur.” Şuarâ Sûresi,79-80.ayetler)

Kitapta 25 deva teker teker açıklanmakta ve önemi vurgulanmaktadır. Bu devaları sırasıyla ele alıp kısaca sizlere özetlemeye çalışacağız:

BİRİNCİ DEVA

Ey çaresiz hasta sabret! Bu hastalık sana dert değil aslında dermandır. Allah insanları imtihan için dünyaya gönderirken eline verdiği tek sermaye ömür dakikalarıdır.

İnsanın bir derdi olmadığında gaflete dalar,kıymetli ömür sermayesini eritir. İnsan en çok çaresiz olduğunda, hastalık zamanında Allah’ı hatırlar.

Hastalığa sabretmek İnsana sevap kazandırır.

İKİNCİ DEVA

Ey sabırsız hasta sabret ve şükret! Çünkü bu hastalık senin ömrünün her bir dakikasını, sanki bir saat  ibadet yapmış gibi sevap kazandırır.

İbadetleri iki kısma ayırır: Birincisi; bilinen namaz, oruç,dua gibi ibadetler. İkincisi;hastalık ve musibetler vasıtasıyla Allah’a çok içten yalvarmakmış. Ömrü hastalıklarla geçen bir müslüman, halini Allah’a şikayet etmezse, o zaman sabrettiği her bir dakika birer saat ibadet hükmündedir.

Senin bir dakika ömrünü bin dakika hükmüne getirip ömrünü uzun tuttuğu için şikayet değil,teşekkür et,diyor.

Bundan dolayı yazar Celal ÇELİK şöyle der: Milyonlarca sağlıklı insanlar içerisinden seçip, bana bu canım Friedreich Ataksisi (FA) hastalığını veren Allah’a binlerce  hamd olsun.

ÜÇÜNCÜ DEVA

Bu deva’da, insanın bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediği belirtilir. Her şeyin gelip geçici olduğu, gençlerin yaşlanması gibi her maddi lezzet gelip geçicidir.

Bu deva’da,Bediüzzaman,hastanın hastalandığına neden tahammül edemediğini açıklayıp çözüm yolunu bildirir.

Hasta geçmişteki zevkli günleri düşünürse ve sürekli gelecekteki  zor günleri düşünürse mükemmel yaratılışını basitliğe düşürmüş olur.
İnsan bu dünyaya yalnız sefa sürmek için gelmemiştir. Elindeki “ömür” sermayesi  ile ticaret yaparak sonsuz cenneti kazanabilir.
Eğer hastalık olmazsa insan nefis rüzgarına kapılıp ömür sermayesini boşa harcar.

Hastalık insanın gözünü açtırır,başı boş olmadığını,bir vazifesinin olduğunu, yaratanı düşünüp kabre gireceğini bil! Buna göre hazırlan,gururu bırak.

Hasta olan hasta oldum diye sızlanmasın;hastalık onun için bir nasihatçi ve yol gösterici bir rehber olur. Bunun için teşekkür etmek gerekir. Milyonlarca sağlıklı insan içinden kendisini seçip hastalık verdiği için Allah’a teşekkür etsin,diyor.

DÖRDÜNCÜ DEVA

Ey şikayetçi hasta sabret ve şükret! Çünkü sen bedenin sahibi değilsin. Organlarını sen mi yaptın,onları bir yerden mi satın aldın ki, hastalandığında şikayet ediyorsun. Onların sahibi olan Allah onlara istediğini yapar.

İşinde uzman bir terzi değerli  kumaşlardan diktiği elbiseyi  üzerinde provalar yapmak için fakir bir adama ücret karşılığında mankenlik yaptırıyor. Terzi,elbise adamın üzerindeyken, elbiseyi kesse,dikse,kısaltsa,değiştirse,eklese adam kızabilir mi? Adam terziye bir şey diyemez çünkü ücretini alacak.

Biz engellilerde Allah’a şikayet etmemeliyiz. Buna hakkımız yok. Çünkü organlarımız bizim değil. Onların gerçek sahibi Allah’tır. Onları istediği gibi değiştirir. Allah yaptığı bu değiştirmelerle isimlerinin nakışlarını göstermek içindir. Rızık veren ismini “Rezzak”ı tanıdığın gibi,şifa veren ismini “Şafi”i de hastalığında bil. Onu anla.

Hasta hastalığına sabrederse Allah ona mükafatını verecektir. Hastalık perdesinin arkasında  güzel ve sevimli manalar vardır. Ve mükafatı çoktur.

BEŞİNCİ DEVA

Ey hastalığına tutulmuş müptela hasta?Hastalık bazılarına ilahi bir ihsan ve Allah’ın hediyesidir. Hastalığa tutulmuş müptela demek,şeker hastası,diyaliz hastası gibi hastalıklardır.

Hasta gençlerde gençlik sarhoşluğu yoktur, ölüm gerçeğini daha yakından hissettiklerinde onlar dünyayı kalben terk edip ahireti düşünmeye başlıyorlar.

Sağlıklı gençler ise  sağlıklarına güvenip  kolayca gaflete düşüyor, nefislerine yenik düşüyorlar. Ama hastalar böyle değil...

Bediüzzaman’dan dua isteyen hasta gençlere şöyle derdi: Sana acımıyorum ki sana dua edeyim. Bu hastalık seni gafletten uyandıracak ,hastalığın vazifesi var,sabret,çalış,hastalığın vazifesi bitince Allah inşallah şifa verir.

Çoğu sağlıklı genç namazı terk edip, ölümü düşünmeyip,Allah’ı unutup,sonsuz bir cennet hayatını sarsar,zedeler ve hatta kaybeder.
Genç yaşta olan hasta kişi,kabri ölümü ve sonrasındaki ahiret hayatı için azık biriktirip sevap kazanır.

(Devam edecek)
Efkan VURAL






Bu Yazı Aşağıdaki Web Sitelerinde Yayınlanmıştır:

Milliyet Blog:

28 Aralık 2018 Cuma

Diyanet İşleri Başkanlığının 28.12.2018 Tarihli Cuma Hutbesi:BİR ÖMÜR SORUMLULUK BİLİNCİYLE YAŞAMAK


BİR ÖMÜR SORUMLULUK BİLİNCİYLE YAŞAMAK




Muhterem Müslümanlar! 

Okuduğum âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı zaten aldatıcı şeylerden ibarettir.”1 

Okuduğum hadis-i şerifte ise Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsinin arzu ve isteklerine uyan ve buna rağmen hâlâ Allah’tan iyilik temenni edendir.”2 


Aziz Müminler! 

Rabbimiz, hangimizin daha güzel ameller işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.3 Ebedi âlemde cennet muştusuna ya da cehennem azabına dönüşecek olan da işte bu hayat çizgisi üzerinde yaptıklarımız ya da ihmal edip terk ettiklerimizdir. Hepimiz yaşayarak görüyoruz ki zaman su gibi akıyor ve her geçen gün ömür sermayemiz azalıyor. Geçen her dakika bizi gençliğimizden uzaklaştırıp olgunluğa ve hatta yaşlılığa bir adım daha yaklaştırıyor. Ne zaman, nerede ve nasıl karşımıza çıkacağını bilemediğimiz o malum sona, yani ölüm ve hesap gününe doğru ilerliyoruz.  


Değerli Müslümanlar! 

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?”4 buyurmaktadır. Bu ayet-i kerime, başta ömür olmak üzere Rabbimizin ihsan ettiği bütün nimetlerin aynı zamanda sorumluluk gerektirdiği hususunda bizi ikaz etmektedir. Şükrünü ifa etmekten aciz olduğumuz bütün nimetler gibi ömrümüz de Rabbimizin bize bir emanetidir. O halde, ömrümüzü nerede ve ne uğrunda tükettiğimizden sorumluyuz. 

Sevgili Peygamberimizin ifadesiyle, pek çok insan sağlık ve boş vakit konusunda aldanmakta, bu iki eşsiz nimetin kıymetini bilmemektedir.5 Ancak Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle geçirilen zamanlar, kazanca dönüşür ve sahibini hüsrandan kurtarır. Allah’a iman ve
Resûlullah’ın sünnetine uymakla geçen hayatlar bereketlenir. İyilikle, ihsanla, erdemle ve güzel ahlakla süslenen ömürler, mamur olur.  



Kıymetli Müminler! 

Rabbimizin rızasına uygun, huzurlu ve adil bir dünyayı imar etmek üzere gönderildiğimiz hayatımızın bir yılını daha geride bırakıyoruz. Takvimlerin değiştiği bugünler, geçmişin muhasebesini yapmak adına hepimiz için önemli bir imkândır. Hatalarımızı gözden geçirmek, günahlarımıza tevbe etmek, yeni ve doğru kararlar almak, hayatımızda tertemiz sayfalar açmak için bulunmaz bir fırsattır. Yoksa yeni yıl, dini ve ahlaki değerlerimizi unutarak, milli ve manevi hassasiyetlerimizle bağdaşmayan davranışlar sergileyerek karşılayacağımız bir zaman dilimi değildir. 


Aziz Müminler! 

Miladi yeni bir yıla girerken kendimize soralım: İmanı ve Rabbimizin rızasını kazanma azmini hayatımızın merkezine yerleştirebildik mi? Yoksa hevâ ve hevesimizin peşinde mi sürüklendik? Güç ve kuvvetimizi, bilgi ve emeğimizi, akıl ve tecrübemizi İslamî hakikatleri, insanî ve ahlâkî değerleri yüceltme uğruna mı harcadık? Yoksa gündelik arzularımızı ve şahsi beklentilerimizi mi önceledik? Gönlümüzde merhamet, adalet, tevazu ve hikmete mi yer verdik? Yoksa kibir, riya, cimrilik ve haset hastalığına yenik mi düştük? 

Rabbimizin “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz”6 ilahi fermanına sadakatle bağlanabildik mi? Elimizi kötülüklerden çekebildik mi? Dilimizi kem sözlere kapatabildik mi? Zihnimizi kötü düşüncelerden arındırabildik mi? Kalbimizi Allah aşkıyla doldurabildik mi? Anne babamızın, eşimizin, çocuklarımızın haklarını koruyabildik mi? En son hangi yetimin başını okşadık? Hangi komşumuzun halini hatırını sorduk? Hangi yaşlının gönlünü aldık? Hangi yoksulun ihtiyacını giderdik?  


Kıymetli Müslümanlar! 

Kalan ömrümüzü Rabbimizin rızasını kazandıracak iyi ve güzel işlerle donatmaya karar verelim. İnsan olmanın şerefli sorumluluğunu, emaneti yüklenmenin ağırlığını ve hesap gününün yakınlığını unutmayalım. Zamanımızı boşa harcamayalım. Boş ve yararsız işlerden uzak duralım. Hata ve yanlışlarımızdan dönelim. İbadetlerimizi, hayır ve hasenatımızı çoğaltalım. İşte o zaman ömrümüzün her yılı bizim için gerçek bir milat, gerçek bir imkân ve ümide dönüşecektir.  

1 Âl-i İmran, 3/185. 
2 Tirmizî, Sıfâtü’l-kıyâme, 25. 
3 Mülk, 67/2. 
4 Kıyâme, 75/36. 
5 Buhârî, Rikâk, 1. 
6 Mâide 5/90.  

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü 
KAYNAK:
Diyanet Hutbeleri1

27 Aralık 2018 Perşembe

Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 18-REZZAK


                                                   


                                          REZZAK


Allah’ın isimlerinden biri de er-Rezak’dır.

Sözlükte “rızık vermek “anlamındaki  rzk kökünden türeyen rezzak kelimesi, “kesintisiz biçimde çokça rızık veren demektir. Allah bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp verendir. Bir çok ayette rızık kelimesi geçmektedir. Bu ayetlerde insana onun bilgi alanına giren ve girmeyen sayısız canlıya  verilen nimetlerin Allah’ın varlığı ,birliği,kudreti,irade ve merhametinin alametleri olduğu belirtilmekte,insanlardan bu nimetlerin sahibini tanımaları ve ellerindeki imkanlardan başkalarını da faydalandırmaları istenmektedir. Allah bazı ayetlerde dilediği kimselerin rızıklarını bollaştırdığı,dilediklerininkini de daralttığı, bazan da  hesapsız verdiği ifade edilmiştir.

 Allah insanlara maddi ve manevi bir çok rızık vermiştir. Allah rızık olarak insanlara lütuf,bağış,yağmur,yiyecek,meyve,sebze, cennet ve cennetteki  çeşit çeşit nimetler gibi bir çok rızık çeşidi sunmaktadır.

İslam bilginleri rızkı zahiri ve batını olmak üzere ikiye ayırırlar. Zahiri rızık bedenlere ait olanlardır. Allah sayısız yaratığa rızkını veren,onların istifadelerine sunandır. Batını rızık ise zihni ve kalbi  mamur eden bilgi ve marifettir.

Yüce Allah kur’an’da  şöyle buyurmaktadır:

“Ektiğinizi gördünüz mü?  Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.  "Doğrusu borç altına girdik."  "Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz). İçtiğiniz suya baktınız mı? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?  Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!”
 (Vakıa Suresi,63-70.ayetler)

“...Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın” dedi.”(Maide suresi,114.ayet)

"Geceyi gündüze bağlayıp-katarsın, gündüzü de geceye bağlayıp-katarsın; diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Sen, dilediğine hesapsız rızık verirsin."( Al-i İmran suresi, 27. Ayet)




“Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler”  (Enfal Suresi, 3. Ayet)

“Artık Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin. Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin.” (Nahl suresi,114.ayet)


Bu yazı,Diyanet İslam Ansiklopedisinden yararlanarak hazırlanmıştır.)

 (Devam edecek)
Efkan VURAL

Bu Yazı Aşağıdaki Web Sitelerinde Yayınlanmıştır:


Celal'in Penceresinden:


21 Aralık 2018 Cuma

Diyanet İşleri Başkanlığının 21.12.2018 Tarihli Cuma Hutbesi:VARLIĞIN İLAHİ MAYASI MERHAMET



VARLIĞIN İLAHİ MAYASI MERHAMET




Muhterem Müslümanlar!

Sevgili Peygamberimizin kızı Hz. Zeynep’in çocuğu ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Hz. Zeynep, Resûl-i Ekrem’e ‘Oğlum ölmek üzere, bize kadar gelir misin?’ diye haber gönderdi. Resûlullah bir grup sahabiyle birlikte kızının evine gitti. Kucağına aldığı torununun can çekişmekte olduğunu gören rahmet Peygamberinin gözlerinden yaş akmaya başladı. Orada bulunan sahâbilerden biri, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bu gözyaşı nedir?’ diye sordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem’in mübarek dudaklarından şu sözler dökülüverdi: 
“Bu gözyaşı, Allah’ın dilediği kullarının kalplerine yerleştirdiği bir rahmettir. Allah kullarından sadece merhametli olanlara rahmet eder.”[1]

Kıymetli Müminler!

Merhamet, kalp inceliği ve gönül yumuşaklığıdır. Yaratılan her canlıya karşı duyarlı olmaktır. Evlât sevgisi, ana babaya saygı, yaşlılara, yoksullara, hastalara, yetimlere, kimsesizlere yardım etme, hatta bitki ve hayvanlara karşı şefkatli olma gibi erdemlerin hepsi merhamet duygusunun bir tezahürüdür. Allah Teâlâ’nın Rahman isminin tecellisi olan merhamet, varlığın ilahi mayasıdır.  Maddi ve manevi hastalıkların en etkili ilacı, yürekleri işgal eden türlü sıkıntıların çaresi merhamette saklıdır.

Değerli Müslümanlar!

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), cahiliye toplumunu merhametle tanıştıran, merhameti hayatın her alanında yaşanılır kılan en muhteşem örnektir. O, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.[2] Allah’ın rahmetiyle etrafındakilere daima yumuşak davranmıştır.[3] Güzel sözlerle onların gönlünü almıştır. Kimseyi incitmemiştir. Cezalandırırken bile insafı ve adaleti elden bırakmayarak asla zulmetmemiştir. Müminlerin de birbirlerine sevgi, şefkat ve merhametle muamele etmelerini tavsiye etmiştir.

Kıymetli Müminler!

Bugün insanlık, şefkat ve merhamete, vicdan ve hakkaniyete her zamankinden daha fazla muhtaçtır. Dünyanın bambaşka köşelerinde sayısız masum insan merhametsizliğin kıskacında kıvranmakta, zulüm ve şiddete maruz kalmaktadır. Bu vicdansızlık ve insafsızlıktan sadece insanlar değil, diğer bütün canlılar ve geleceğimiz de zarar görmektedir. Hâlbuki Allah Resûlü (s.a.s), bütün varlıklara merhametle davranmayı emretmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Merhamet edene Rahman olan Allah da merhamet eder. Siz yerdeki bütün mahlûkata merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.”[4]

Muhterem Müslümanlar!

Merhamet, anne babamızı yalnızlığa terk etmemek, onlara şefkat kanatlarımızı germektir. Eşimize karşı anlayışlı ve güler yüzlü olmak, gönül alıcı bir çift söz söylemektir. Çocuklarımıza karşı affedici, hoşgörülü ve adil davranmaktır.

Merhamet, bir yetimin, bir öksüzün başını şefkatle okşamaktır. Yolda kalmışa, dara düşene yardımcı olmaktır. Aç ve açıkta olan bir yoksulla lokmamızı paylaşmaktır.

Merhamet, kâinattaki dengeyi bozmamaktır. Kıyametin kopacağı bilinse dahi bir fidanı toprakla buluşturmaktır. Şu kış gününde aç ve susuz kalan hayvanlara bir kap yiyecek, bir tas su vermektir. Nihayetinde merhamet, bütün canlılar için dünyayı güvenilir bir yer kılmaktır.

Aziz Müminler!

Allah’ın yarattığı her bir varlığı, O’nun bir emaneti, kâinat ailesinin kıymetli bir ferdi olarak görelim. Merhametsizliği şefkat ve rahmete çevirelim. Asrın vicdanına merhameti yeniden aşılayalım.

Hutbemi başta okuduğum ayet-i kerimelerin mealiyle bitiriyorum:
“O sarp yol nedir, bilir misin? Köle azât etmektir. Veya bir kıtlık gününde yakını olan bir yetimi yahut aç ve açıkta kalan bir yoksulu doyurmaktır. Sonra iman edip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve merhameti öğütleyenlerden olmaktır.”[5]




[1] Bûhârî, Merdâ, 9.
[2] Tevbe, 9/128.
[3] Âl-i İmrân, 3/159.
[4] Ebû Dâvûd, Edeb, 58.
[5] Beled, 90/12-17.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


KAYNAK:



20 Aralık 2018 Perşembe

Allah’ın İsimleri (Esmâ-i Hüsnâ=En Güzel İsimler)- 17- VEHHÂB




                                                               VEHHÂB 

Allah’ın isimlerinden biri de el-Vehhâb’dır. Karşılık beklemeden bol bol veren demektir.

İslam bilginleri Vehhâb ismini şöyle yorumluyorlar: İnsanın sahip olduğu bütün iyilik  ve mutluluk vesilesi sadece ilahi lütuf ve ihsanın eseridir. Buda Allah’ın lütfu keremidir.

İnsanlar başkalarına daha çok maddi değerler hibe edebilirler. Bunun yanında onlar mesela; ölümcül bir hastalığa şifa, yoldan çıkmış kimseye hidayet,belalara gömülmüş insana kurtuluş lütfedemezler. Vehhâb olan Allah Tealanın ise bütün bunlara gücü yeter.

 Gerçek  anlamda  cömertlik ve lütufkârlık yalnız Allah’a aittir.

Bize  karşılıksız, cömertçe ikram ve ihsan edilen bütün nimetler üzerinde Allah’ın Vehhâb ismi gözükmektedir.
Demek bizlere karşılıksız   verilen hayatımız, vücudumuz,  gözlerimiz, kulaklarımız , dilimiz ,dişlerimiz ve  diğer  azalarımız  kısaca maddi ve manevi sahip olduğumuz her şey, Allah’ın bize bir hibesidir. Ve Vehhâb isminin bir  tecellisidir. 

Çevremizdeki   güzellikler,dağlar,ormanlar,ovalar,göller,ırmaklar,denizler,hayvanlar,meyveler,sebzeler gibi sayısız nimetler bize karşılıksız verilmiştir. Bütün bunlar  Allah’ın Vehhâb isminin tecellisi olarak karşımıza çıkar.
Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurur:

“Yoksa Azîz (yüce) ve Vehhab (çok bağışlayıcı ve lütufkâr) olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?” (Sad suresi,9.ayet)

“(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (Al-i imran suresi,8.ayet)

“Allah'ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız...” (Nahl suresi,18.ayet)
Bu yazı,Diyanet İslam Ansiklopedisinden yararlanarak hazırlanmıştır.)

 (Devam edecek)
Efkan VURAL

Bu Yazı Aşağıdaki Web Sitelerinde Yayınlanmıştır:

Celal'in Penceresinden:

17 Aralık 2018 Pazartesi

13 Aralık 2018 Perşembe

Diyanet İşleri Başkanlığının 14.12.2018 Tarihli Cuma Hutbesi:RAHMET VE MAĞFİRET KAPISI: TEVBE



RAHMET VE MAĞFİRET KAPISI: TEVBE




Aziz Müminler!

Âdem (a.s.) ve eşi Havva validemiz, cennette bir hata işlemişlerdi. Derhal bu hatalarının farkına vararak pişman oldular. Yüce Rabbimiz, onlara hatadan dönme erdemini, tevbe nimetini lütfetti. Onlar da; “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz”[1] diyerek pişmanlıklarını dile getirdiler, Allah’tan bağışlanma dilediler. Böylece insanlık tevbenin ilk örneğini Hz. Âdem ile eşinden öğrenmiş oldu.

Kıymetli Müslümanlar!

Hepimiz beşeriz. Hayatımız boyunca bize vesvese veren şeytanla ve bizi hatalara sevk etmeye çalışan nefsimizle mücadele ederiz. Bu mücadelede bazen kulluğumuzun gereğini yerine getirir, bazen de savrulmalar yaşar, gaflete ve hataya düşeriz. Hata ettiğimizde ise Allah’tan ümidimizi kesmez ve rahmet kapılarını tevbe anahtarıyla açarız.

Değerli Müminler!

Tevbe, Yüce Allah’ın kullarına lütfettiği kurtuluş ve arınma müjdesidir. Kulun Rabbini hatırlaması, aczini dile getirmesi ve Cenâb-ı Hak’tan af ve mağfiret dilemesidir. Merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allah’a iltica etmesidir. Tevbe, adeta hayata yeniden başlamamız, tertemiz bir sayfa açmamız için Rabbimizin bizlere bir ikramıdır. Günaha düçar olan mümin için yolunu ve yönünü tayin eden en önemli kılavuzdur.

Aziz Müslümanlar!

Allah’ın, affetme ve bağışlama anlamı taşıyan nice isimleri vardır. O, Tevvâb’tır; tevbeleri çokça kabul edendir. Afüvv’dür; engin rahmetine sığınanları affedendir. Gafûr’dur; dileyeni ve dilediğini bağışlayandır. Settâr’dır; hata ve kusurları örtendir.

Cenâb-ı Hak, kendisine yönelen ve samimiyetle tevbe edenleri asla boş çevirmez. Gönülden kendisine teslim olanları asla mahcup etmez. Merhametiyle kullarına lütufta bulunur. Nitekim Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: Ancak tevbe edip de iman eden ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[2]

Muhterem Müslümanlar!

Tevbenin özü samimiyetle ve ihlasla yapılan bir yakarıştır. Yüce Rabbimiz “Ey iman edenler!  Allah'a içtenlikle tevbe edin”[3] buyurmaktadır.

Tevbenin özü ruhumuzun derinliklerinde hissettiğimiz pişmanlıktır. Resûl-i Ekrem (s.a.s), bir hadislerinde “Günahtan pişmanlık duymak, tevbedir”[4] buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir.

Tevbenin özü hata ve günahlarımızın bir an önce farkına varıp Yüce Allah’a yönelmektir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Allah katında makbul tevbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbelerini kabul buyurur. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[5]

Tevbenin özü bir daha günahlara dönmeme, heva ve hevesin esiri olmama azmidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) tevbeyi “Bir daha dönmemek üzere günahı terk etmek”[6] olarak nitelemiştir.

Kıymetli Müminler!

Tevbe kapısı ardına kadar açıktır. Son nefesimize kadar da açık kalacaktır. Öyleyse bize düşen, Allah’ın rahmet deryasından nasibimizi aramaktır. Samimiyetle, pişmanlıkla, kararlılıkla O’nun merhamet ve keremine sığınmaktır. Gündelik hayatın karmaşası içinde bitap düşen gönüllerimizi ve zihinlerimizi tevbeyle arındırmaktır.

Hutbemi Peygamberimizin seyyidü’l-istiğfar duasıyla bitiriyorum:


 “Allahım! Sensin benim Rabbim, senden başka ilâh yok. Beni yarattın ben de senin kulunum. Ben gücüm yettiğince sana verdiğim sözün ve senin vaadin üzereyim. Yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım. Üzerimdeki nimetini itiraf ediyorum. Ve günahımı da itiraf ediyorum. Beni, günahlarımı bağışla çünkü günahları senden başka affedecek hiç kimse yoktur.”[7]




[1] A’râf, 7/23.
[2] Furkân, 25/70.
[3] Tahrîm, 66/8.
[4] İbn Hanbel, I, 423.
[5] Nisâ, 4/17.
[6] İbn Hanbel, I, 446.
[7] Tirmizî, Deavât, 15.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü


KAYNAK: